içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

Dünya Basın Özgürlüğü Günü: Ölüm döşeğindeyiz, topluca

Dicle Haber Ajansı (DİHA) muhabiri Mehmet Sıddık Damar'ın 30 Nisan'da tutuklanmasını en son veri kabul edersek, Türkiye'de gecesini gündüzünü hapiste geçiren gazeteci sayısı, Bağımsız Gazetecilik Platformu'nun listesine göre, 179.

 Dünya Basın Özgürlüğü Günü: Ölüm döşeğindeyiz, topluca

 

Yavuz Baydar

May 02 2018

 

 

Yüzyetmişdokuz.

 

Dünyada kaç gazeteci hapiste?

 

Gazetecileri Koruma Komitesi'ne (CPJ) göre, 262. 

 

Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü'ne (RSF) göre 326 

 

Tablo hiçbir şüpheye yer bırakmayacak kadar net:

 

Dünya genelinde özgürlüğü gasp edilmiş gazetecilerin yarısından fazlası Türkiye cezaevlerinde dört duvar arasında yaşıyor!

 

3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü gününün BM tarafından kabul edildiği 1993 yılından bu yana, yani son 25 yıldır, dünyada hiçbir ülke tek başına bu kadar çok sayıda gazeteciyi hapse atmadı.

 

Ama bizde özgürlük düşmanlığı sınır tanımaz.

 

Rahmetli Çetin Altan, 'Türkiye'de geri vitesin hız sınırı yoktur' demişti. Yüzde 1500 haklıydı elbette.

 

Küresel özgürlük gözlem kuruluşu Freedom House Türkiye'yi daha 2014 yılında basın özgürlüğü açısından 'özgür olmayan' grubuna almıştı.

 

RSF'nin 2018 küresel basın özgürlüğü endeksinde de Türkiye, 180 ülke arasında 157'nci sıraya, Ruanda ve Kongo gibi diktatörlüklerin de altına düşmüş durumda. 

 

'Kötü' kategorisinden 'çok kötü' kategorisine düşmek üzere. 

 

İki puan daha kaybederse - ki RSF endeksinin Doğan Grubu satışından önce hazırlandığı anlaşılıyor - gelecek yıl rejimin ilkelliğinin doğal sonucu olarak en dipte yer alacak.

Bugün 3 Mayıs, Dünya Basın Özgürlüğü günü. 

 

 

Bizler 'dışardaki gazeteciler' olarak, Türkiye'de veya ülke dışında, sürgünde, kendimizi hapisteki meslektaşlarımıza göre şanslı addediyoruz. 

Ama o da bir yere kadar.

 

Medyanın tek merkezden güdümlü, tek sesli iktidar propaganda dönüştürülmesi amacıyla işten çıkarmalar...

TV, gazete, ve dijital medyayı felç eden sansür...

 

İyi-kötü habercilik yapmaya, kısmen de olsa özgür yorum yapmaya çabalayan son medya grubunun da Saray kaynaklı emir-komuta zinciri ile satın alınması ardından, sektörün yüzde 90'ından fazlasının iktidar boyunduruğu altına alınması...

 

Kılcal damarlara kadar metastaz yapmış, bir 'çürüme kültürü'ne dönüşmüş oto-sansür...

 

Ortada neredeyse tek bir bağımsız TV kanalı ve haber ajansı bırakmayan fiili 'tekelleşme' dalgası...

 

Harvard Kennedy School'da dört yıl önce hazırladığım geniş kapsamlı Türkiye medya raporunun başlığını 'Açıkhava Hapishaneleri Olarak Haber Merkezleri' koymuştum.

 

Şimdi, yaşanabilecek her türlü kötülüğün tek tek yaşandığı dört yıl sonra, 'içerdeki' meslektaşlarımız mı, 'dışarda' olduğu halde haber merkezlerinde ilkçağ köleleri gibi Saray'a ve onun yardakçılarına çalışan gazeteciler mi daha iyi durumda, kararsızım. 

 

Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve Saray Başdanışmanı İbrahim Kalın'ın Abdullah Gül'ü gizli ziyaretini, o büyük haberi yakalayıp yayınladığı için işinden edilen Habertürk editörü örneğini daha yeni yaşadık.  

 

Yardakçı patronların meslek onurunu hiçe sayan bu tür zorbalıkları kaç zamandır devam etmekteydi, ama emin olun bundan böyle daha da pervasızca devam edecek. 

Arkadaşımız ucuz kurtuldu. 

 

Hapsi de boylayabilirdi, bir gerçeği halka aktarmak uğruna.

 

Bugün 3 Mayıs 2018.

 

Bizler, bu ülkenin farklı renk tonlarını taşıyan habercileri, editörleri, yorumcuları...  artık yolun sonuna geldik. 

 

Hep beraber mesleğimizin son nefesini verişini izlemekteyiz.

 

Bu ölüm yolculuğunu durduramadık.

 

Muktedirin kendisine çizdiği medyayı ele geçirme stratejisi 2011'de Roboski sansürü ile berraklaştı, Gezi'de su yüzüne çıktı. Son derece kararlı bir şekilde, Türkiye toplumu için en güçlü medya mecrası olan TV'leri tek tek, adım adım kontrol altına aldı. Gücü zayıflayan gazeteleri daha az umursadı (etkileri düşüktü) ama onları da en son satışla yörüngesine oturttu. (Bir zamanların en rekabetçi 'üç büyükler'inin - Hürriyet, Milliyet ve Sabah - artık fiili genel yayın yönetmeni de zat-ı alileridir.) 

 

Onca 'ele geçirme'ye rağmen, muhafazakar kesimlerin daha az ilgi duyduğunu bildiği sosyal medyaya da çatık kaşlarla gözünü dikmiş, neşter üzerine neşter atıyor. Şüpheniz olmasın, seçimlere kadar internet ortamında da bir kıyım yaşanacaktır. 

 

Böyle içi boşaltılmış, böyle vandalca kanı çekilmiş bir medya ortamında, muktedirin sandıktan bir kez daha galip çıkmaması için bir sebep de görünmüyor. Mukadder netice çıkarsa, 25 Haziran sonrasında, medya ortamı zifiri karanlığa bürünecektir.

 

Bu ölüm noktasına varmamızda bir zamanlar medyada çoğulculuğu kavga gürültü içinde, hırçınlıkla da olsa, iyi kötü yaşatmış olan, haber kovalama rekabetinden  heyecan duymuş olan biz gazetecilerin payı da çok büyük.

 

Onca zulme, onca eziyete ve aşağılamaya rağmen, 3 Mayıs 2018'de de hala kendi aramızdaki o duvarlar, şüpheler, husumetler, bir türlü kapatmak istemediğimiz hesaplar, yabancılaştırmalar, yeniden üretilen düşmanlıklar olduğu gibi duruyor.

 

Ötedenberi kimilerimiz devlete, kimilerimiz siyasi ve dini liderlere / önderlere, kimilerimiz dogmalara / ideolojilere, kimilerimiz de işverenlere / patronlara kapılanmıştık. 

 

Gazeteciliğimizi haber olsun yorum olsun hep bu aidiyet önceliği belirliyordu.

 

Bugün de öyleyiz. 

 

Tek fark, mazlum sayısının yandaş olmayan tüm medyaya yayılmış olması.  

 

Ortada bir avuç küçük çaplı medya kuruluşunun kazazede misali kalmış olması.

 

Çünkü... 

Çünkü, göremedik.

 

Muktedirin, muhalefetin birbirine duvar örmüş halinden güçlendiği siyasette olduğu gibi, iktidarı eleştirel gözle sorgulayan medya içindeki keskin kutuplaşmadan beslendiğini, Saray'a her gün fırsat üstüne fırsat tanıdığını göremedik.

 

Medyada özgürlük, bağımsızlık ve çoğulculuğun ancak birlikte bir anlam taşıdığını anlamamakta direndi çoğumuz.

 

Ezici çoğunluğumuz, sadece kendi 'mahalle'sine sahip çıkmayı yeterli gördü.

 

Böylece Muktedir'in aslında o yukarda andığım üçlü sacayağına düşman ve eleştirel gazetecilik konusunda tümüyle 'renk körü' olduğu gerçeği ıskalandı gitti.

 

Onyıllar boyunca her kesimin şu veya bu şekilde mağdur olduğu bu sektörde sendikalaşmanın, dayanışmanın, 'sevmediğimiz' rakibin haklarına kendimizinkinden de önce sahip çıkmanın demokrasi mücadelesi adına en kararlı duruş olduğunu asla anlayamadık.

 

Anlatmak isteyenler de anlatamadı. Kulak asan olmadı.

 

Ve hala, bugün bile, bizler kendi aramızda sevmediğimiz kesimleri sorumlu ve suçlu ilan etmek için çırpınıyor, değerli zamanımızı boşa harcıyor, negatif enerji biriktiriyoruz.

Atı alan Üsküdar'ı geçti mi?

 

24 Haziran'da bunu göreceğiz.

 

Ama yapmamız gereken şey belli. 

 

Geçmişe dair muhasebeleri 'demokrasi günleri'ne ertelemek.

 

Sendikalaşmaya hız vermek.

 

Basılı gazetelerin iyice zayıfladığını, etkisizleştiğini artık kabul edip, daha zekice mecralarda çözümler aramak.

 

Türkiye seçmeninin yüzde 88'i haberleri sadece TV'den alıyor, görüşleri tartışmaları da sadece oradan izliyor: Dolayısıyla ne yapıp edip, güçlü bir veya birkaç kanalı ülke içinde, olmadı dışında kurmak (Artı TV bu yolda olumlu bir örnek).

 

Saray'ın ülke içinde bitirdiği çoğulcu kamusal tartışma alanını işbirliği formatları üreterek yeniden yaratmak.

 

Muazzam baskı nedeniyle Türkiye dışında serpilmeye başlayan bağımsız internet haber siteleri (Ahval, Artı Gerçek, Özgürüz..) ile ülke içinde faaliyet gösteren bağımsız medya parçaları arasında güç birliği kurmak.

 

Gerçekçi olalım: 3 Mayıs 2018 itibarıyla mesleğimizde son demleri yaşıyoruz. Halkın geniş kesimleriyle bağlarımız koparıldı. Bir an önce çözüm yollarını 'renk ayrımı' gözetmeden, sadece meslek adına düşünerek bulduk bulduk, yoksa 24 Haziran sadece birbirimize vedanın günü olacak.

 

Biz Ahval olarak, olanca bağımsızlığımız ve özgürlüğümüzle, gazetecilik onurunu yaşatmaya, elimizden ne geliyorsa ötelere taşımaya kararlıyız.

Okuyucu Tepkileri

Bu habere tepkinizi seçin

0 tepki

Bir emojiye dokunarak tepkinizi paylaşabilirsiniz.

Tarih: 03-05-2018

FACEBOOK YORUM
Yorum